• BIST 106.955
  • Altın 145,794
  • Dolar 3,5211
  • Euro 4,1346
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 20 °C
  • Engelli Milletvekilini Rampa Olmayınca Cumhurbaşkanı Korumaları Taşıdı
  • KAN VE KÖK HÜCREDEN YAPAY DERİ ÜRETTİ!
  • Stevie Awards’tan 10 ödül birden
  • Engelli Milletvekilini Rampa Olmayınca Cumhurbaşkanı Korumaları Taşıdı
  • KAN VE KÖK HÜCREDEN YAPAY DERİ ÜRETTİ!
  • Stevie Awards’tan 10 ödül birden

Meczuplar Deli Mi Yoksa Veli Midir?

Prof. Dr. Ali Seyyar

SOSYAL HAYATIMIZDA MECZUPLAR VE BİR ÜNİVERSİTENİN KINAMA BİLDİRİSİ

Meczuplar Deli Mi Yoksa Veli Midir?

Sözlükte “cezbeli, deli, divane, mecnun” anlamına gelen meczup, Allah rızasını kazanan ve O"nun yakınlığına layık görülen, her türlü heva ve heves lekesinden temizlenen ve bu sayede farklı manevî makam ve mertebelere erişmiş bir kişidir[1] Daha çok tasavvufta geçen meczup kelimesi, bir daha kendine gelmemek üzere Allah"ın aniden kendine çektiği (cezp ettiği), dost edindiği ve daimî surette huzurunda bulundurduğu velileri tanımlamak için kullanılmıştır. Cezbe, bir yönüyle dinî duygu ve manevî heyecan içinde bulunmak anlamına geldiği için, aslında her dindar insan, (özellikle cezbe halinde) bir derece meczup sayılır. Ancak manevî algılama boyutunun makul (rasyonel) seviyesini (genelde Allah"ın lütfu ile) aşan gerçek meczuplar, o kadar cezbenin etkisi altında kalırlar ki, (rasyonel) akıllarını (cezbenin derecesine göre) kısmen veya tamamen kaybeder ve ömür boyu kendilerinden kısmen veya tamamen geçmiş bir durumda yaşar.[2]

İslâm dini, hem akla, hem de maneviyata (kalbe) hitap ettiği için, normal Müslümanlar hem rasyonel, hem de kalbî (akli-selim) düşünerek, dengeli bir hayat yaşarlar. Meczuplar ise, aklî düşünce meziyetlerini yitirdikleri için, dinî emir ve yasaklara tam olarak riayet edemedikleri gibi, aslında bu aşamadan sonra mükellef sahibi de değildir. Yani ister dinî, ister sosyal hayatımıza dair dünyevî meselelerde olsun tutum ve davranışlarından sorumlu değildirler. Modern tıp ve hukuk literatürüne göre meczuplar, aslında aklı başında olmayan, ne yaptığını bilmeyen deliler (akıl hastaları) olarak kabul edildiği için, ceza-i ehliyet de taşımazlar. Bilindiği gibi, Batı tarihinde özellikle orta çağda ister dinî motifli olsun, isterse başka sebeplerden olsun (Senil-Demans, Bunama, Şizofreni, Paranoya vb) akıl ve ruh hastalıklarının mahiyeti bilinmediği için, zihinsel özürlülerle ruh (akıl) hastaları, toplumsal tehlike olarak görülürdü ve diri diri yakılırdı.

Halbuki aynı dönemde İslâm toplumlarında yaşayan meczuplarla diğer akıl hastaları çok daha şanslı idi. Özellikle meczuplar, kulluk görevlerinden muaf oldukları halde kendilerine göre de olsa birçok dindar insandan daha çok ibadet etmeleri ve bütün manevî saflıklarıyla bazen gaybî bilgileri andıran gizemli ve düşündürücü sözler sarf etmeleri dolayısıyla toplum nezdinde âdeta veli muamelesi görmüştür ve halen de görmektedir. Delilerin ve meczupların aykırı söz ve davranışlarını mazur gören bir toplum, farklı insanları ötekileştirmek ve dışlamak yerine onlara hoşgörü ve saygı gösterdiği için, medenî toplumların çok ilerisinde bir yerde olmalıdır. Deliye, veli gözüyle bakabilen bir toplum, akıl hastalarına insan muamelesi yapmanın ötesinde onları toplum hayatına kazandırmanın yollarını da göstermiş olmaktadır. Dolayısıyla ister veli, ister deli, her ikisi de Allah"ın yarattığı bir insan olması hasebiyle, insan şeref ve haysiyetine yaraşır hürmete layık şahsiyetlerdir.

Sakarya Üniversitesi"nin Meczup İçerikli Kınama Bildirisi

Sakarya Üniversitesi, Basın Şube Müdürlüğü aracılığı ile 19/03/2010 tarihinde üniversitenin resmî web sitesinde “Atatürk Anıtı'na Yapılan Çirkin Saldırıyı Kınıyoruz” başlığı altında bir kınama bildirisi yayınlanır. Metnin içinde “meczup” ifadesi yer aldığı için, bildiriyi aynen aktarıyorum:

“Türk Milleti"nin en büyük zaferlerden biri olan Çanakkale Zaferi"nin 95 yıldönümünde, bu zaferin lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk"ün Adapazarı Kent Meydanı"ndaki büstüne meczup birisi tarafından yapılan çirkin saldırı Sakarya Üniversitesi Camiası"nı derinden yaralamıştır. Bu çirkin saldırı Atatürk"ün nezdinde aslında Türk Milleti"ne karşı yapılmış büyük bir saygısızlıktır. Bağımsızlık savaşı sonrası üzerinde özgürce yaşadığımız çağdaş, laik Türkiye Cumhuriyeti"ni kurarak bizlere emanet eden büyük Önder Atatürk"ün manevi şahsiyetine karşı yapılan bu çirkin saldırıyı şiddet ve nefretle kınıyoruz. Sakarya Üniversitesi camiası olarak olayın bir an önce aydınlığa kavuşmasını bekliyor, toplumun tüm kesimlerini bu ve benzeri çirkin saldırılara karşı tepki göstermeye davet ediyoruz.”

Sayın Rektörümüzün kaleminden çıktığını düşündüğüm bu bildiride Atatürk"ün büstüne yapılan saldırının “meczup birisi” tarafından yapıldığı iddia edilmektedir. Diğer taraftan “olayın bir an önce aydınlığa kavuşması” istenmektedir. Burada ister istemez birkaç soru birden akla gelmektedir: Atatürk büstüne saldıran kişinin meczup olduğu nereden biliniyor? Yoksa bu çirkin saldırıyı ancak meczup birisinin yapabileceği mi düşünülmüş? Bu bildiriyi kaleme alan(lar), “meczup birisi” derken meczup"tan acaba ne anlıyor? Gerici mi, yobaz mı, dindar mı yoksa deli birisi mi? Olayın vukuu bulduğu günde, bu saldırıyı kimin ve hangi motifle yaptığı kriminolojik incelemeler neticesinde henüz tespit edilemediği halde nasıl oluyor da suçlananın bir meczup olduğu iddia edilmektedir? Eğer meczuptan ortalama olarak herkesin anladığı biçimde “aklı başında olmayan bir kişi” kastediliyorsa nasıl olur da akıl hastası birisinin herhangi bir eylemi, “Türk Milleti"ne karşı yapılmış büyük bir saygısızlık” olarak değerlendirilebilir? Burada tuhaf bir çelişki yok mudur? Hem eylemcinin profilini ve ruh halini herkesten önce teşhis edeceksin ve ona meczup, yani deli diyeceksin, hem de yaptığından kendisini sorumlu tutup, Türk Milleti"ne karşı yaptığı büyük bir saygısızlıktan dolayı onu yine herkesten önce yargılayacaksın. Yetmiyor bir de meczubun bu eylemine toplumun tüm kesimlerinden tepki gösterilmesi yönünde Üniversite rektörü olarak davetiye çıkaracaksın. Ne yapalım şimdi biz? Toplumun (akıllı) insanları olarak bu davetiyeye nasıl cevap verelim veya verseydik? Daha henüz bu eylemi kimin gerçekleştirdiğini bilmeden meçhul meczubu lanetlemiş mi olsaydık? Yakalandığında meczubu topluca linç mi etseydik? Yani tepkimizi nasıl gösterseydik? Halbuki kitle psikolojisi açısından bu gibi tahrik edici davetiyelerin vahim toplumsal sonuçlar doğurabileceğini geçmişte yaşanan hadiselerden biliyoruz. Türk-İslâm tarihinde meczupların eylemlerine tepki gösterilmesi gerektiği yönündeki bu resmî davetiye, ilk kez bir Üniversite rektörü tarafından dillendirilebilmesi de çok manidardır.

Saldırganın Kimliği Ekseninde Toplumsal Mesaj

Meczuplar, genelde mala ve cana zarar vermeyen masum ve kendi halinde yaşayan garip insanlar olduğu halde, zanlılar arasından meczupları ta baştan suçlu olarak göstermek, hem tıbbî (psikiyatrik), hem dinî, hem hukukî, hem de sosyal (insanî) boyutlarıyla doğru değildir. Nitekim kentin merkezinde bulunan Atatürk heykeline güpe gündüz ve ulu orta balta ile saldıran ve heykelin üzerine kırmızı boya ile birbiriyle ilgisi olmayan bazı işaretler çizen zanlının eyleminden hemen sonra yakalanması sağlanır ve birkaç gün geçmeden psikolojik kişiliği teşhis edilir. Sakarya Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada, "Şahıs çıkarıldığı mahkeme tarafından daha önceleri psikiyatrik tedavi gördüğünden Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde gözlem altına alınmasına karar verilmiştir” denilmektedir. Zanlı, meczup değil ama belki de depresyon, şizofreni, paranoya gibi başka sebeplerden dolayı ruh ve akıl sağlığını yitirmiş genç bir vatandaşımız. Sakarya Üniversitesi camiasının bir üyesi olarak alelacele olarak yayınlanan bu bildiriden başta meczuplar olmak üzere akıl hastaları adına üzüntü duyuyorum ve rektörlükten bir özür bekliyorum. Keşke rektörlük, bu bildiriyi yayınlatmadan önce hukuk danışmanlarının yanında tıp, sosyal bilimler ve ilahiyat dalının değerli öğretim üyelerinden de istifade etmiş olsaydı. Belki de kınamanın boyutu o zaman tek taraflı olmaktan çok gerçekçi sosyal mesajlarla dolu olurdu. Mesela bildiride memleketimizde milyonlarca sahipsiz akıl ve ruh hastasından bahsedilebilirdi ve bu bağlamda da düşünce, duygu ve davranışlarda bozukluğu olan 600 bin şizofren vakasının bulunduğu dile getirilebilirdi. Bunların belirli bir kesiminin de büstlere yapılan saldırılarda görüldüğü gibi mala ve hatta cana zarar verdikleri ve dolayısıyla koruyucu sağlık hizmetlerinin yanında daha çok tıbbî tedavi ve psikolojik rehabilitasyon hizmeti veren kurumlara ihtiyaç duyulduğu söylenebilirdi. Umarım üniversitelerin topluma yönelik mesajları bundan böyle dinî, sosyolojik ve tıbbî boyutlarıyla daha akademik ve bilimsel olur.

Sonnotlar

 [1] Dinî Kavramlar Sözlüğü; Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları; (Hazırlayan: Doç. Dr: İsmail Karagöz); Ankara; 2005; s. 415.

[2] İslâm Ansiklopedisi; Türkiye Diyanet Vakfı; Cilt 28; Ankara; 2003; s. 285.

Bu yazı toplam 12580 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Özürlüler Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 220 69 99- 0541 220 69 99 Faks : 0 212 220 84 02