• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 8 °C
  • Vestel'den Görme Engelliler İçin Akıllı Baston
  • KAGİDER: Müftülere nikah yetkisini geri çekin
  • Özel Olimpiyatlar Ulusal Oyunları Başladı
  • Vestel'den Görme Engelliler İçin Akıllı Baston
  • KAGİDER: Müftülere nikah yetkisini geri çekin
  • Özel Olimpiyatlar Ulusal Oyunları Başladı

Engellilerin ve Özürlülerin Eğitimi İptal mi Oluyor?

Kürşat Arıkmert

Son yıllarda yapılan çalışmalar şunu göstermiştir: Özürlülüğün ve engelliliğin yaygınlaşmasında yoksulluğun doğrudan büyük bir etkisi vardır. Yoksulluk, özürlülüğün neden ve sonucundaki en büyük etkendir. Yoksullukla birlikte ailelerin sosyal ve kültürel düzeyleri de özürlülük ve engelliliği tetikleyen nedenlerdendir. 

             Benim bulunduğum ilçe  İstanbul"un ilçeleri arasında Anadolu "dan en fazla göç alan ilçelerden biridir. Göçler taşradan merkeze doğru olduğunda göçle gelen ailelerin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeyleri genellikle çok düşük olur. Kültürel ve sosyo - ekonomik düzey bakımından alt seviyelerde olan ailelerin çocuklarında özürlülük ve engelliliğin kültürel ve sosyo – ekonomik düzey olarak üst seviyelerde olan ailelerin çocuklarına göre daha fazla olmasından yola çıkarsak ilçemizde özürlü birey sayısının tanı almış özürlü birey sayısından birkaç kat daha fazla olması gerektiğini görürüz. Özürlü bir çocuğa sahip olupta çocuklarının tedavilerini memleketlerinde yaptıramadıkları için ilçemize yerleşen birçok aileyi de bu oranların içine kattığımızda ilçemizde Başbakanlık Özürlüler İdaresi"nin yapmış olduğu araştırmalardaki özürlülerle ilgili Türkiye ortalamalarından daha fazla sayıda özürlü birey olabileceğini kolayca anlayabiliriz.

              Ülkemizde yapılan çeşitli araştırma ve nüfus sayımlarında özürlü bireylerin sayıları 7 milyon civarındadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre gelişmiş ülkelerde toplam nüfusun % 10´u, gelişmekte olan ülkelerde ise % 12´si engelli bireylerden oluşmaktadır. Ülkemizde engelli bireylerin yaklaşık 3,5 milyonu eğitim öğretim çağındadır. Kuşkusuz ki birey olarak herkesin eğitim öğretim faaliyetlerinden faydalanma hakları vardır. Bu hak hem uluslar arası hukukça hem de ülkemizin iç hukuk hükümlerince güvence altına alınmıştır. Anayasa'mızda açık biçimde ifadesini bulan "Kimse eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz." hükmünü getiren 42. madde ve "Eğitimde fırsat ve imkân eşitliği" ilkesi özel eğitim hizmetlerinin özünü oluşturmaktadır. Anayasamızın 61. Maddesinde  “Devlet, engellilerin korunması ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır.” denmektedir.1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununda belirtildiği üzere “Temel eğitim her Türk vatandaşının hakkıdır.” Aynı kanunun 8. Maddesinde “Özel eğitime ve korunmaya muhtaç çocukları yetiştirmek için özel tedbirler alınır.” denilmektedir.

            Başbakanlık Özürlüler İdaresinin verilerine baktığımızda ülkemiz nüfusunun %12.29" unun özürlü olduğu, bunların % 2.58 "ini Ortopedik, görme engeli, işitme engeli, dil ve konuşma bozukluğu ile zihinsel engel gibi özür gruplarının oluşturduğu, süreğen hastalığa sahip olanların ise % 9.70"leri  bulduğu görülmektedir. Bu verilerden yola çıkarak yaklaşık 600 bin ( Bu sayıya ilçemizde ikamet edipte seçimlerde oy kullanmak için kayıtlarını memlekette bırakan 200- 300 bin kişiyi dahil etmedim. ) nüfuslu ilçemizde en iyi şartlarda 15.480 tane Ortopedik, görme engeli, işitme engeli, dil ve konuşma bozukluğu ile zihinsel engel gibi özür gruplarından etkilenmiş bireyin, 58.200 tane de süreğen hastalıktan etkilenmiş bireyin bulunması gerektiğini görmekteyiz. Oysa şu anda ilçemiz bünyesinde özürlü olduğu tanılanmış yaklaşık 3.800 tane özürlünün olduğu bilinmektedir.

            Şimdi de 20 kasım 2007 tarihli genelgenin bu açıklamalarla ilgisine gelelim :

Şu anda ülkemizde devletin vermiş olduğu özel eğitim ödeneğini kullanarak ücretsiz bir eğitim alan birey sayısı yaklaşık olarak 169 bin. Peki ülkemizde özel eğitime ihtiyacı olup da tanılanmayı bekleyen birey sayısı ne? Bence en az 3 buçuk milyon.

            MEB  11.07.2007 de " özürlü envanterinin çıkartılması " konulu bir yazı yayımladı. Her il ve ilçede sınıf öğretmenleri sokak sokak , ev ev dolaşarak özürlü birey tespitinde bulundular. Hükümetimiz de buradan çıkan sonuçtan yola çıkarak sosyal devlet anlayışını gerçekleştirmeye özürlülerden başlamak istedi ve önce sosyal güvencesi olmayan özürlü bireylerin de özel eğitim giderlerini karşılamaya başladı. Ama burada 4 hata yaptı. 1. si tarama yapılırken ciddiye alınmadı. Ben o zamanlar bu taramayı yapan sınıf öğretmenlerinin bazılarının adrese gitmeyerek formları sınıflarındaki çocuklara verip çocuğun kendi mahallesindeki özürlüyü bulup doldurmasını sağlayarak bir tarama yaptığını gördüm. Burada milli eğitim bakanlığı şunu yapmış oldu : Bir özürlü taraması yaptı. Ama bunu çocuğa yaptırdı. 2. si ise tarama yapacak personelin yanlış seçilmesiydi. Tarama yapacak personel sınıf öğretmenlerinden oluşuyordu. Sınıf öğretmenleri bir kişinin özürlü olup olmadığını anlayabilecek bir düzeyde özel eğitim bilgisiyle yetiştirilmemişlerdir. 3. hata ise : Kapıya gelen bir memura evinde bir özürlünün olduğunu söylemeyecek ne kadar çok insanın olduğunun göz önünde bulundurulmayışıdır. 4. hata ise : Öğretmenler bu bilgileri toparlayıp il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerine verdiler. Ama İLSİS e girmek için yeterince zaman verilmediği için de birçok il ve ilçe milli eğitim müdürlüğü bu bilgilerin hepsini İLSİS e giremedi.

            Şimdi diyeceksiniz ki bunların 20 kasım 2007 deki genelgeyle ne alakası var. Bakın anlatayım : Devlet yapacağı bir yatırım varsa bununla ilgili bir ön çalışma yapar. Bunun sonuçlarına göre gelecekle ilgili planlar hazırlar. Bu ne kadar sürecek? Bana maliyeti ne? Bana ne kazandıracak? Benden ne götürecek? İlerleyen yıllarda bu maliyetleri olumsuz olarak neler etkileyebilir? Vs.. gibi. Bence özürlü bireylerin özel eğitim giderlerini artık devletimiz karşılayacak diyerek sosyal bir devlet olma yolunda çok güzel bir adım atan devletimiz bu konu üzerinde düşünmeden hareket etmiştir ya da sorumluların sorumsuzlukları yüzünden yanıltılmıştır. 2006 Haziran ayından sonra sosyal güvencesi olmayan ailelerin çocuklarının da özel eğitim giderlerinin devlet tarafından karşılanmasından sonra tanılanmış özürlü birey sayısı birkaç kat daha artmıştır. Her ne kadar bazı merkezler bunu kötüye kullanmış olsa da yine de en fazla çabayı özel eğitim merkezleri göstermiştir. Çünkü bu merkezler kapalı odalarda farkına varılmayı bekleyen özel eğitim gerektiren bireyleri tespit etmişler ve hak ettikleri eğitime kavuşturmuşlardır. Tanılanmış özürlü birey sayılarının artmasıyla birlikte devletin özürlü bireylere ayırmış olduğu para da tükenmiştir. İŞTE FİLM BURADA KOPTU…!

                        Düşündüğü miktarın birkaç katı birden parayı özürlü bireylerin eğitimi için ödemeye başlayan hükümet her geçen gün özürlü birey sayısının arttığını, şimdi 170 bin civarında olan sayının 3 buçuk milyona kadar çıkacağını göz önünde bulundurarak çeşitli tedbirler alma yoluna gitmiştir. Fakat bu tedbirleri alırken ( Tahminime göre maliye bakanlığının baskısı var. ) biraz acele etmiştir. Çünkü yönetmelik pek üzerinde düşünülmeden, çok farklı yorumlara açık, birilerinin dayatmasıyla hazırlanmış görünümü vermektedir. Öyle ki MEB önce bedensel engellilerin almış oldukları fizyoterapi eğitimini sağlık bakanlığına devretmeyi düşünmüştür. Hem de sağlık bakanlığında bunun hiçbir alt yapısının olup olmadığını düşünmeden ve ben yapayım ne olursa olsun mantığıyla. Bunun kanuna aykırılığı tespit edilip taslak halindeki genelgeden son anda da olsa çıkarılmıştır. Öte yandan geçen ay içerisinde her RAM " dan bir görevli Kuşadası"nda bir toplantıya çağrılarak özürlü okul çocuklarının, bulundukları okulda eğitim almaları gerektiği, mümkün mertebe grup eğitimi vermemeleri, çocukları alt özel sınıf, özel eğitim okulu, iş eğitimi okulları gibi devlete bağlı okullara yönlendirmeleri gerektiği gibi konularda uyarılmıştır. Bu, hükümete şunu kazandırmıştır: Devletin eğitim masraflarını karşıladığı özürlü birey sayısının artış oranı azalmıştır. Grup eğitimiyle birlikte çocuk başına 388.8 ytl ödeyen devlet birçok çocuğun grup eğitim hakkını vermeyerek çocuk başına devlete 80 ytl gibi bir tasarruf sağlamıştır.

            Genelge de ilköğretim okuluna giden çocuklar kaynaştırma eğitimi alıyorlarsa gittikleri rehabilitasyon merkezlerinden sadece 6 seans bireysel eğitim alabileceklerinden bahsedilmiş. Lakin bunu yaparken şu hiç hesaba katılmamış: Bir sınıfta 2 taneden fazla kaynaştırma öğrencisi olamaz. Benim bulunduğum ilçede sınıf mevcutları 45-50 civarındadır. Sınıf öğretmeni olan arkadaş diğerleriyle mi ilgilensin yoksa kaynaştırmalarla mı ilgilensin? Bence yapılan iş sadece kandırmacadan başka bir şey olmaz.

            Yine bir başka madde de 2. bir özrü yoksa özel alt sınıfa, iş eğitimi okuluna, özel eğitim okuluna giden çocuklar rehabilitasyon merkezlerinden faydalanamayacaklar denilmiştir. 2. bir özrü olan çocuklar ise bu 2. özürlerine yönelik ayda 6 seans bireysel eğitimden faydalanabileceklerdir. Bu maddeyle özel eğitimin her çocuk biriciktir ilkesinden vazgeçilerek zaten birçoğunun probleminin grup içinde öğrenememek olduğu göz ardı edilmiştir. Öyle ki bu maddenin anlatmak istediklerini paylaşmış olduğum birçok özürlü çocuk ailesi bana gittikleri okuldan vazgeçsek rehabilitasyonda bireysel eğitim alıp alabilmenin yollarlını sordular.  O zaman da ben onlara 23. madde de gittikleri okulu bırakıp rehabilitasyonda bireysel eğitim almaları halinde devletin rehabilitasyon merkezine ödeme yapmayacağını anlattım. Buradaki adaletsizlik nasıl ki gitmek istediği kurumu seçme konusunda  10. madde ile veliye verildiyse yine aynı veliye güvenilerek çocuğunu rehabilitasyona ya da okula gönderme konusunda da  bırakılarak önlenebilirdi.

            Yine bir hata da 6. madde de yapılmıştır. İyi bir eğitimci bilir ki normal zihin düzeyindeki bir çocuğun bile dikkat süresi en fazla 20-25 dakikadır. Her ne kadar uygulamada birliği sağlamak için alınmış tedbir olsa da yanlış olduğunu düşünüyorum. Özürlü bir çocuğun dikkati hiçbir zaman 45 dakika olamaz ve 45 dakika ders yaptığımızda da az biraz aklı başında bir çocuksa gelecek derse bir yolunu bulup gelmez. Bu yüzden derslerin 40 dakika olmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Belki öğretmen 15 dakika ders, 10 dakika oyun, tekrar 15 dakika ders yaparak dersi tamamlayabilir.

            13. madde üzerinde biraz daha çalışılırsa beğeni kazanacak ve uygulamada RAM lara kolaylık bakımından ve aileler açısından faydalı olabilecek bir madde.

            14. maddenin uygulaması eğer iptal edilmeseydi eğitimde fırsat eşitliği ilkesinden sapılmış olacaktı. İyi ki iptal edildi. Bakım başka bir şey eğitim bambaşka bir şeydir.

            MEB 2006 haziran ayından önce alınan raporların yenilenmesinin son tarihini 6 ay önceye alarak yine bir kısıtlamaya gitmiştir. Kuşadası"ndaki seminerde vermiş olduğu talimatları şu an eğitim alan çocuklara da uygulamak için rapor süreleri bitmeden yenilemek üzere yeniden RAM lara çağırmıştır. Eminim ki bu çocukların büyük bir kısmının raporları iptal edilecek, çocuklar özel eğitim okullarına yönlendirilecek, hiç bir şey olmasa da grup alamayacaklar.

            Yine MEB bu genelgenin hükümleri 01.12.2007 tarihinde yürürlüğe girer maddesini iptal etme konusunda doğru bir karar verip genelgenin uygulamasını 29.11.2007 de yayımlamış olduğu bir yazıyla 01.01.2008 e ertelemiştir

            EK-1 de dikkatimi çeken bir bölüm var ki eğer doğru yorumluyorsam 18 yaşından büyük bedensel engelliler artık rehabilitasyon merkezlerinden fizyoterapi alabilecekler. Lakin bunun için rehabilitasyon merkezleri 18.07.2007 tarih ve 287 sayılı 18 yaş üzeri programı rehabilitasyon programlarına ekletmeliler.

            MEB in bu genelgeyle yaptığı en güzel şeylerden biri okul öncesi öğretmenlerinin girebilecekleri dersler konusunda bir çerçeve oluşturmasıdır. Okul öncesi öğretmenleri zihinsel engeli olmayan çocuklarda 7 yaşın altındakilerin derslerine girebileceklerdir.

            Uzun süredir farklı bölgelerde uygulamada farklılıklar görülen fizyoterapist, psikolog, çocuk gelişimi uzmanı gibi branşlardan eğitimcilerin stajerlikleriyle ilgili konu bu genelgeyle uygulamada birlik sağlamıştır. Artık fizyoterapistler, psikologlar, çocuk gelişimi uzmanları öğretmen değil uzman öğretici olduklarından yeni mezun bile olsalar haftada 40 seans derse girebilirler. Lakin burada psikologla pdr ciyi birbirine karıştırmamak lazım. Pdr ci eğitim fakültesinden mezundur ve öğretmendir. Ama psikolog fen edebiyat fakültesi mezunudur ve öğretmen değildir. Yani pdr ci yeni mezunsa temel ve hazırlayıcı eğitimden sonra 20 seans derse girebilir, uygulamalı eğitimi bitirdikten sonra ( en az 1 yıl )  haftada 40 seans derse girebilir.

            Bu genelge yerine bence şu yapılsa daha iyi olurdu :           Çocuklar rehabilitasyon merkezlerine  gittiklerinde haftada 3 seans ayda da 12 seans ders alsalar. Bunun karşılığında az da olsa rehabilitasyon merkezlerinin ödeneklerine bir zam yapılsa. Bireysel eğitim seansları artırılan çocukların rehabilitasyon merkezine mi yoksa okula mı gideceklerine aileleri karar verse. Devlet özel, özel eğitim okullarının bünyesinde bulunan rehabilitasyon merkezlerinin devamlılığına karışmasa. 5 yıl vergiden muaf olmak için özel, özel eğitim okulu açıp sahip olduğu 300 öğrencinin 5 tanesini okula geri kalanını rehabilitasyona kaydettiğinde okula kayıt edilmiş olan çocuklar için vergi alınmasa ama rehabilitasyona kaydedilenlerden alınmaya devam edilse. MEB kurumları kısıtlayıcı böyle genelgeler yayımlamak yerine denetimlerini sıkılaştırıp çürüklerle sağlamları birbirinden ayırıp özel okullar derneği başkanı olan arkadaşın birkaç kötü örneğe işaret ederek talihsiz bir şekilde sıranın rehabilitasyon merkezlerinden sonra özel, özel eğitim okullarına geleceğini hesaplamadan, en kısa zamanda özel, özel eğitim okullarının ödeneklerinin 2 katına çıkarılacağını düşünerek ,rehabilitasyon açmanın prosödürüyle özel, özel eğitim okulu açmanın prosödürünün pek de farklı olmadığını, rehabilitasyon merkezleri sahiplerinin isterlerse kurumlarını bağımsız bir binaya taşıyarak 1 ayda özel, özel okuluna dönüşebileceklerini hesaplamadan, tamamıyla hükümetle ilgili yağcılık kokan, dil bilgisi kurallarını katleden bir yazısını sırf düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla kendi internet sayfasında yayımlamasa.

            22 temmuz seçimlerinin seçim propagandalarında özürlülerle ilgili sosyal devlet anlayışıma hizmet ettiklerini düşündüğüm için oy vermiş olduğum partinin mensuplarının hastanelere ve diyaliz merkezlerine akıtılan parayı görmezden gelip  özürlü ve engelli bireylerin aldıkları destek olan özel eğitim giderlerine göz dikmeleri beni soğuttu. Benim gibi birçok insansa seçimin hemen arkasından gelen böyle bir genelge için " Evet, nasıl olsa AKP oylarımızı aldı. Gelecek seçime de daha çok var.  Bize verdikleri sözleri tutmadılar." diye düşünmektedirler. Bir de sosyo-kültürel seviye olarak alt seviyelerde olanlarda özürlülük oranının daha fazla olduğunu, AKP nin oylarının büyük bir kısmının da bu ailelerden geldiğini hesaba katarsak AKP nin birçok özürlü çocuğun özel eğitimini engelleyecek böyle bir düzenlemeyi her ne kadar 01.01.2008 e kadar uygulama durduruldu dese de şu anki haliyle yürürlüğe koyabileceğini düşünmüyorum.

Bu yazı toplam 6004 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 8
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Özürlüler Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 220 69 99- 0541 220 69 99 Faks : 0 212 220 84 02