• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 13 °C
  • Vestel'den Görme Engelliler İçin Akıllı Baston
  • KAGİDER: Müftülere nikah yetkisini geri çekin
  • Özel Olimpiyatlar Ulusal Oyunları Başladı
  • Vestel'den Görme Engelliler İçin Akıllı Baston
  • KAGİDER: Müftülere nikah yetkisini geri çekin
  • Özel Olimpiyatlar Ulusal Oyunları Başladı

Bir Kitap Önsözü!..

İsmail Çavdar

Merhaba okuyucular sevgili dostum Yücel Aydemir bey yayına hazırladıgı tuz ve su ile ilgili bilimsel araştırmasının  ön sözünü bizlere yayın öncesi göndermiş ben okudum ve cok bilgilendim sizde istifade edebilesiniz diye aynen yer veriyorum bu günkü yazımız yerine arkadaşımızın yazısını paylaşıyorum sizlerle.

Değerli okurlar, birinci baskıyı her ne kadar 2008 Mayıs ayında yaptıysak da, ancak kasım ayında İstanbul kitap fuarında ilk defa gün ışığına çıkarabildik. Kasım ayından bu yana gecen beş aylık bir zaman içerisinde birinci baskı tükenmiştir. Bu bize okurlarımızın sağduyusunu ve olaya gösterdikleri hassasiyeti göstermektedir. Şu ana kadar, ne okurlarımızdan ne de sağlık meslek guruplarından olumsuz eleştiri aldık. Okurlarımızdan gelen olumlu yanıtlar, hele ki Himalaya kristal tuzunu da kullananların şaşkına düşmüş övgüleri, bizlere güç vermektedir. Okurlarımızın bu konuda yazdıklarını, daha sonra yayınlamayı düşünüyoruz.
Kimi dostlarımız çocuklar hakkında bir şey yazmadığımı söylediler. Aslında çocuklar için gerekli olanı yazdığımı düşünüyordum. Belki de alışıla gelmişin ötesinde bir biçimle yazdığım için dikkatleri çekmedi. Çocukların vücudu yetişkinlerden daha hassas ama özellikle kendini yenileme ve problem çözme konusunda yetişkinlerden çok daha yetenekli. Bu yüzden ben çocukların su ve tuzu nasıl almaları konusunda yetişkinlerle bir ayrıma gitmedim. Onların vücudunun da, bizler gibi suya ve tuza ihtiyaçları var. Özellikle gelişme yaşlarında yeterince su ve tuz alınmadığı zaman gelişimleri olumsuz etkilenmektedir. Özellikle sözüm ona refah toplumlarında hemen her iki çocuktan birinin aşırı kiloya sahip olmalarının en önemli sebebi, hiç su içmemeleridir. En büyük yanılgı da, çocuklarımızın zevklerine hitap eden ve hatta bağımlılık yapan diğer içecekleri içmeleridir.
Şu ana kadar bana konferanslarda özellikle gençlerin sorduğu soru, su değil de diğer içeceklerin su yerine geçip geçmediğidir. Ve hatta çoğu genç arkadaşım içtikleri diğer sıvıların, su yerine geçebileceğini bana ısrarla anlatarak onay almaya çalışmışlardır. Burada tekrar söyleyelim, yaşayan canlılar için, yaşam için suyun yerini hiçbir şey, ama hiçbir şey tutamaz. Buna en basit örnek şudur. Hiç kimse çiçeklerini cola ya da kahve ile sulamaz. Bunlar pahalı oldukları için değil, yaşayan çiçeğe düşman olduğu için kullanılmaz. Her nedense su dışındaki bu endüstri içeceklerinin çiçeğe zarar verebileceğini biliriz de, çiçek gibi evlatlarımıza zarar verebileceğini hiç düşünmeyiz.
Burada asıl sorun, bütün kitap boyunca konu ettiğimiz insanın sosyal yanından başka bir şey değildir. Çünkü artık biz doğanın bize bahşettiği vücudumuzun bilgeliğini, onun dilini anlayamaz hale gelmişizdir. Ve bizim sosyal bilincimizle, vücut bilgeliğimiz arasındaki uçurum her geçen gün daha da büyümektedir. Kısacası her geçen gün biz bütün varlığımızın sebebi, yaşamımızın sebebi vücudumuzun dilini anlayamaz hale gelmekteyiz. Üstelik biz bu yoksullaşmayı "insan düşünen bir hayvandır" diyerek kendimizi hayvanların üstünde bir yere koyarak yapmaktayız. İnsanın kendine benzetmeye zorladığı hayvanların dışında, hiçbir canlı böyle bir yanlışa düşmez. Eğer kıyabilirseniz çiçeğinizi bir hafta kola ile sulayın ve gözlemleyin.
Sadece aşırı kilolar ya da dengesiz gelişmeler değil aynı zamanda özellikle kanserin ve astımın çocuklarda akıllara durgunluk veren boyutlarda artmasının tek sebebi, çocuklarımızın su içmemeleridir. Örneğin astımı olan bir çocuğun ya da gencin hiçbir tedaviye ihtiyacı yoktur. Onlara yeterince su içirin, doğru ve yeterli doğal tuz yedirin, aylar çekmeden iki hafta gibi çok kısa bir zaman içinde iyileşirler. Bugün çocuklarda yoğunlaşma bozuklukları sanki bir moda olmuş. Sadece bizde değil bütün dünyada bu böyle. Bir şeye yoğunlaşmak için, önce gerekli olan enerjiyi bulmanız gerekir. Çocuklarımız, gençlerimiz vücutlarını sadece beynin gücüyle peşlerinde sürüklemektedirler. Vücutlarının bir güçleri yoktur ki yoğunlaşabilsinler. Bu yüzden çocuklarınızın okullarında, üniversitelerinde başarılı olmasını istiyorsanız, su içirmeyi öğretin.
Gençler için söyleyebilecek en güzel sözümüz şu: „Su için aşka düşün“. Bu sadece bir parola değil aynı zamanda bilimsel bir gerçekliktir. Çünkü aşk bir yaşama enerjisi ister, sevgi güç ister. Siz şimdi vücudunuzu bile taşıyabileceğiniz bir gücünüz yoksa, aşka düşmeye, başkalarını sevmeye hiç de gücünüz olmaz. İşte bu yüzden su için aşka düşün.
Bize yapılan ikinci eleştiri ise, TIP"bı neden bu kadar eleştirdiğimizdir. Değerli okurlar, bizim amacımız hiçbir zaman birilerini karalamak ya da kötülemek değildir. Hele ki sistem içerisinde, bu sistemin çıkmazından en çok zarar gören ve bu çıkmazdan kurtulmaya çalışan insanları karalamak gibi bir düşüncemiz kesinlikle yoktur. Ancak bildiğimiz bir doğru var. O da şu: Dil bilgeliktir. Biz ancak dilin bilgeliğinden, dilin o güzel seçiciliğinden yararlanarak olayları ve nesneleri birbirinden ayırt edebilmekteyiz. Biz bir nesneye taş dediğimiz zaman, aynı zamanda da şunu biliriz ki taşı attığımız zaman baş yarar. Eğer biz taşı atarsak baş yarmamasını ümit edemeyiz.
Dil bir bilgelik olduğu gibi, aynı zamanda, dilin doğası gereği tarafsız değildir. Eğer „bu bardak kırık” dediğiniz zaman, artık o bardakla su içemezsiniz. Ne kadar da iyi niyetli olursanız olun, bu söz sizi yeni bir davranış biçimine zorlar. Çünkü „bu bardak kırık“ sözünün mantıksal uzantısı, „bu bardakla su içilmez“dir. Hem bardak kırık deyip hem de bardakla su içmeye çalışırsanız, bir yerlerde bir yanlışlık yapıyorsunuz demektir. Eğer kırık bir bardaktan su içiyorsanız bunun iki sebebi vardır, ya bardağın kırık olduğunu bilmiyorsunuz, ya da başka bir alternatifiniz yok demektir. Eğer siz bardağın kırık olduğunu biliyorsanız ve birinin o bardaktan su içmesini engellemek istiyorsanız üç olanağınız var.
1. Ya bardağın kırık olduğunu söylemek zorundasınız, kişi ona göre kendi davranış biçimini seçer.
2. Ya bardağı onarmak zorundasınız
3. Ya da o bardaktan su içmesini yasaklamak zorundasınız.
Bizim geleneksel TIP karşısındaki durumumuz bundan farksız değildir. Birincisi insanların kendilerine sunulan sağlık hizmetlerini kullanmalarını yasaklamaya ne gücümüz yeter, ne de gücü yetenlerin böyle bir şeyi yapmaya hakkı var. İkinci olarak bu kırık bardağı tamir etmeye bizim gücümüz yetmez. Dolayısıyla bize tek yol düşüyor. O da bardağın kırık olduğunu söylemek. O zaman kişilerin bu kırık bardağı görüp anladıkları zaman nasıl davranacaklarına en demokratik bir biçimde kendileri karar verir. Yalnız bize düşen bu bardağın gerçekten kırık olduğunu ispatlamaktır.
Bardağın kırık olduğunu söylerken tabii ki, birilerinin yaşamsal çıkarı korunurken, bazılarının da ekonomik çıkarlarına ters düşmekteyiz. İşte bu yüzden diyoruz ki, dil bir bilgeliktir ama tarafsız değildir. Bizim amacımız burada kimsenin bardağını kötülemek değil, sadece toplumların sağlığının bozulmasının adını koymaktır.
Biz bu kitapta hastalıklardan değil vücuttaki su kurumasından ve tuz kıtlığından bahsettik. Dedik ki aslında hastalık yoktur, sadece vücutta su kuruması tuz kıtlığı ve bunun vücut tarafından bize bildirilmesi var. Biz bunu söylerken, toplum yep yenı bir düşünce biçimine yabancı olduğu için, olayı Biraz daha yumuşatarak söylemeye çalıştık. Aslında işin doğrusu şudur. Bizim hastalık diye bildiğimiz olaylar aslında vücudumuzun ölümün alternatifi olarak bulduğu çözümlerdir. Gelişmiş canlılar, yaşam için gerekli maddeleri bulamayınca, ömrünü uzatmak için TIP"bın hastalık diye niteledikleri çözümleri bulmuştur. Örneğin Romatizma ağrıları uzun süre su kıtlığı içerisinde yaşayan vücudun dışarı atamadığı ürik asiti, kemiklerin üzerine yaymasından oluşmaktadır. Şimdi bu vücudun bulduğu bir geçici çözümdür. Eğer vücut böyle bir çözümü becerememiş olsaydı, ölüm daha erken gelecekti. Bu örnekleri hemen bütün hastalıklar için çoğaltabiliriz.
Şimdi siz gelişmiş canlıların kıtlık dönemleri için geliştirdiği bu çözümlere bir hastalıkmış gibi bakarsanız, bir yeteneksizlikmiş gibi bakarsanız ve canlının bu yeteneğini baskı altına alırsanız tabii ki başarılı olamazsınız. İşte bu yüzden bütün dünyadaki hastalık üzerine kurulu sağlık sistemleri yanlış yoldadır. Bunu söylemeden, adını koymadan da doğru bir yolu, bilge bir yolu seçmemizin olanağı yoktur.
Biz sağlık sistemlerinin çıkmazını söylerken, bu konuda yalnız değiliz! Bizim en büyük ispatımız sistemin kendisidir. Özellikle ülkemizde büyüyen özel sağlık sektörünün kendisidir. Eğer sağlık sistemi çözüm üretmiş olsaydı, bunun en mantıklı sonucu sağlık sistemlerinin fiziksel ve ekonomik olarak küçülmeleri gerekirdi. Oysa biz görüyoruz ki, her yerde mantar gibi yeni hasta haneler, yeni diyaliz merkezleri, hem de gökdelenler büyüklüğünde çoğalmaktadır. Bu sağlık sistemlerinin çözümden çok çözümsüzlük ürettiklerinin en büyük ispatıdır. Yoksa çözüm üretmiş olsalardı, sistem her geçen gün küçülmesi gerekirdi. Bunun böyle olduğunu siz benden daha iyi bilmektesiniz.
Burada sağlık sistemlerinin çözümsüzlüklerinin en basit, en kolay ve en anlaşılır alternatif çözümü su ve doğal tuz olduğunu söylerken de yalnız değiliz. Biz suyun ve tuzun insan yaşamı ve sağlığı için önemini doktor olarak değil, hasta olarak fark ettik. Sonra eşimize dostumuza ulaştırdık bu bilgileri. Buradan aldığımız inanılmaz sonuçlar bizi yüreklendirdiği için bu kitabı sizlere ulaştırdık. Şimdi ise özellikle kitabımızı okuyan ve tuzlu su kürü yapan insanlardan bize dönen olumlu yanıtlar bizleri şaşkına çevirmektedir. Tansiyonunu üç günde aşağı çeken, yürüyemez halde iken tekrar ayaklanan, astımına, migrenine, şekerine, romatizma ağrılarına çok kısa sürede çözüm olan insanların sayısı gittikçe çoğalmaktadır. Hatta bunların çoğu içine düştükleri şaşkınlıkları gizleyemeyerek bizim geleceğimizden endişe etmektedirler. Bize söyledikleri şudur. „Yücel"bey kendinize dikkat edin, kendinizi koruyun size ihtiyacımız var“. Okurlarım kaygılarında haksız değiller. Ancak biz bu dünyaya yaşamaya geldik, saklanmaya değil.
Daha önce bu satırları yazmış olsaydık belkide anlaşılması zor olurdu. Ama bugün anlaşılabileceğini sanıyorum. Bu günki ekonomık krizin en büyük sebeplerinden biri sağlık sistemlerinin, sadece ülkemizde değil bütün dünyada, tıkanması ve çözüm olamamasıdır. Bu tıkanma, bu çözümsüzlük, sağlık sistemlerinin kendi açısından değil toplumsal açıdandır. Çünki sistem kendi içinde oldukça mükemmel ve her geçen gün çoğalarak büyümekteler. Ancak sağlık sistemerinin ürettiği çözümsüzlük hem toplumsal açıdan hem ulusal ekonomi ve hem de dünya ekonomıisi açısından bir çıkmazdır. Neden?
Birincisi sağlık sistemleri hasta topluma sağlık üretemedikleri için, toplumda korkunç bir iş gücü kaybı olmaktadır. Bu iş gücü sadece üretimde değil aynı zamanda eğitimden ibadete, bütün alanları kapsamaktadır. Küçük bir örnek verelim. Bugün Türkiye"de yaklaşık yirmi milyon insanın yüksek tansiyonu olduğu söylenmektedir. Bu insanların büyük bir çoğunluğu okullardan camilerden fabrikalara kadar, toplumdaki en üretken alanlarda çalışmaktadırlar. Şimdi böyle bir sağlık sorunuyla insanların üretkenliklerini yüzde yüz kullanmaları mümkün değildir. Ekonomi bu korkunç iş kaybını hem de ekonomik değerini ödediği halde kaybetmektedir. Ekonomik değeri şdenen bu işgücünden alınması gereken emek üretkenliğine ulaşılamaz. Çünki insan herşeyden önce kendi can derdindedir.
Bu aslında ekonomide görünmeyen bir savaş gibidir. Bir ağaçta kurt ne ise, bir toplumda kitlelerin sağlığının bozulması da bir ekonomi için aynıdır. Yavaş ve sessiz çökertir ağacı. İkinci sorun, toplumun bu çözümsüzlüğe transfer ettiği ekonomik değerdir. İlkel kabileler hariç, hemen her toplumda sağlık sektörüne aktarılan paralar korkunç bir şekilde çoğalmaktadır. Dolayisiyle ekonominin diğer sektirlerine akabilecek ekonomik değerler, üstelik de çözümsüzlük olan sağlık sektörüne akar. Dolayisiyle ekonominin büyümesine engel olur. Örneğin Amerikada sadece kanser ilaçları için ödenen paralar sağlık bütçesinin %20"sini oluşturduğu söylenmektedir.
Üçüncü sorun ise, sağlık sistemine aktarılan ekonomik değerlerin büyük bir kısmı ekonomiye geri dönmemektedir.
Değerli okurlar sizlere bu ikinci baskıyı sunarken, büyük bir değişiklik ya da ekleme yapamadım. Özellikle yapmak istediğim, kitapta az da olsa değindiğim ama daha da açmak istediğim bazı sağlık sorunlarını ekleyemedim. Buna zamanım yetmedi. Ancak size güzel bir haberi de şimdiden verelim. İkinci kitabımızı tamamen kanser üzerine ayırdık. Bu kitapta bütün kanser teorilerini, kanser üzerine yapılmış yeni tespitleri, kanser teşhis metotlarını, şu anda en çok uygulanan kanser tedavilerini ve risklerini araştıracağız. Ama en çok da şunu işleyeceğiz; kanser bir hastalık değildir, kanserden ölmek zorunda değiliz, yeter ki yeterli su içelim. Burada sadece ön bir bilgi olsun diye iki tespitimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisi; Her organın kanseri var ama Kalp kanseri yok. TIP"ba göre teorik olarak var ama pratikte hiç görülmemiş. En azından kayıtlara geçen bir Kalp kanseri yok, neden? İkincisi beyin kanseri. Bugünkü kanser tedavilerinin dayandığı bir teori var. O teoriye göre kanserojen bir madde herhangi bir hücrenin genetiğini bozar ve o hücre çoğalarak timör oluşturur, o timör de insanı öldürür. Oysa Beyin-kan bariyeri diye bilinen bir bariyer var. Bu bariyer beyne girip çıkan maddeleri kontrol etmektedir. Sadece oksijen, su ve tuz iyonlarından başka hiç bir madde beyine girememektedir. Peki o zaman beyin timörlerinin oluşmasına sebep olan kanserojen madde beyine ulaşamadığına göre, beyin tümörlerine sebep olan ne?
23.Mart 2009
Yücel Aydemir

Bu yazı toplam 3724 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2005 Özürlüler Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 220 69 99- 0541 220 69 99 Faks : 0 212 220 84 02